Mide ve bağırsakta parçalanan lipidler, serbest yağ asidi ve monoaçil-gliserol olarak enterosite alınır. Enterosite alınma işleminde Niemann Pick C1-like-1 (NPC1L1) proteini görev alır. Eksikliğinde hipolipidemik hastalıklardan biri olan Nieman Pick hastalığı görülür. Enterosit içerisine alınan serbest yağ asitleri tekrar TG formuna dönüştürülür, paketlenir ve şilomikronlara aktarılır. Sonrasında da lenf dolaşımına geçiş olur. İntestinal lipid absorbsiyonu Apo B içeren bir lipoprotein ile yani şilomikron ile yapılır. Apo B-48 sadece intestinal hücrelerde üretilir. Bu lipoproteinlere TG transferini sağlayan protein de bir gen tarafından kodlanır (mikrozomal trigliserid transfer protein, MTP). Bu gendeki bozukluk Apo B içeren lipoproteinlerin üretimini engeller (Abetalipoproteinemi). Sonuçta enterositlerden şilomikron ile TG transferi gerçekleşmez ve enterositlerde aşırı TG birikimi olur. Bu aşırı birikim hepatositlerde de görülebilir. Enterosit veya hepatositte oluşan bu aşırı yağlanma hücrenin fonksiyonlarında muhakkak değişiklik ortaya çıkaracaktır. Bu hastalarda ciddi düzeyde yağda eriyen moleküllerin eksikliği, steatore olur (20,21).
Şilomikron oluşumu kadar etkin olmasa da HDL ile de bir miktar transfer sağlanabiliyor. Bu transferde HDL’ye sadece serbest yağ asidi transferi yapılıyor (21).

YAĞDA ERİYEN NUTRİENTLER VE ESANSİYEL YAĞ ASİTLERİ
Bilindiği gibi yağ emilimi aynı zamanda dört farklı vitamin ve bunların komponentlerine de aracılık eder. A, D, E, K vitaminleri yağda eriyen vitaminlerdir ve emilimleri için yağa ihtiyaç vardır. Bu vitaminlerin önemi, fonksiyonlarından bahsetmeye gerek yok diye düşünüyorum (22).
Yağda eriyen vitaminlerden ayrı olarak bir de esansiyel yağ asitleri (omega 3 ve omega 6) de önemli bir konudur. Esansiyel, yani kendiniz bu tip bir yağ üretimi yapamıyorsunuz. Sağlıklı beslenme, risk kontrolü, kronik hastalıkların önlenmesi vs. durumlarında tüketilen yağların tiplerinden ve esansiyel yağ asitlerinin öneminden bahsetmeyen yoktur. Kardiyovasküler hastalıklar, kanserler, beyin ve sinir sağlığı, HT, artritler, nöropsikiyatrik hastalıklar, diyabet gibi birçok hastalıkta esansiyel yağ asitlerinin önemi her geçen gün daha da iyi anlaşılıyor (23).
Özellikle fonksiyonel tıp ve fonksiyonel beslenmede kullanılan yağların üstünde çok duruluyor. Çünkü alacağınız yağ asidi tipi ve birbirlerine oranları hastalık oluşumunda büyük öneme sahiptir. Balık yağı, bitkisel yağlar gibi omega 3 esansiyel yağ asitleri açısından zengin kaynaklara yönlendirme yapılır. Önemli olmasının sebebi emilecek olması ve hücre membranı, nöronal dokular, endotel yapısı, doku tamirinde görev alacak olmasıdır. Ya inflamatuar veya antiinflamatuar etki ortaya çıkaracak olmasıdır. Böyle bir durumda bu yağ asitlerinin emiliminin olmaması da mutlaka sorun çıkaracaktır (23).

Lipid malabsorbsiyonu varsa tabi ki esansiyel yağ asitlerinin de malabsorbsiyonu olacaktır. Diyette zaten kısıtlı olan ve çoğu zaman ekstra olarak desteklenen omega 3 yağ asitlerinin eksikliği daha da belirginleşir. Bu durum tam tersi durumda da görülebilir. Yani esansiyel yağ asitleri eksikliği olunca yağ amilimi iyice bozulur. Bu döngü devam ettikçe de eksiklik derinleşir (24).
Durum sadece bundan ibaret değil tabi ki. Çok sevdiğimiz curcumin mesela yağ ile beraber çok daha yüksek oranlarda emiliyor. Yağsız bir gıda ile veya tek başına alındığında emilen miktarın belirgin şekilde düştüğü biliniyor. Bundan dolayı da formülasyonlarda emilimi iyileştirmek için yağ da kullanılır (25). Bunların dışında polifenoller, karotenoidler de yağlı bir besinle daha iyi emiliyor (26).
Kolesterolün dışarıdan alımı olmadığında de novo kolesterol sentezi yapılması gerekir ve bu işlem birçok aşama gerektiren zorlu bir işlemdir. Esansiyel yağ asitleri üretilemez ve eksik kalır.
Omega 3 yağ asitlerinin iskemik olaylar ve birçok duruma karşı koruyucu olduğunu biliyoruz. Bir çalışmaya göre bu etkisi endotel üzerindeki rolünden geliyor. Omega 3 verildiğinde endotelin içeriğindeki Omega 3 / Omega 6 yağ asidi oranı artıyor ve bununla benzer şekilde endotel hücrelerinden salınan NO miktarı da artıyor (56).
Bir başka çalışmada da çok önemli bir noktaya parmak basılmış. Statin tedavisine rağmen veya kolesterol değerleri düşürülmesine rağmen residual kardiyovasküler riskin devam etmesi veya bazı
kişilerde riskin azalmaması bu olayın sadece kolesterol seviyesi ile ilgili olmadığını göstermektedir. Kolesterol seviyesi ile beraber hücre duvar yapısındaki fosfolipidlerin yapısı, kalitesi, içerikleri ile de yakın ilişkili. EPA’nın varlığı ve oranı endotelyel fonksiyon, oksidatif stres, hücre yapısı, inflamasyon, plak oluşum ve progresyonu, trombosit agregasyonu, trombüs oluşumu ve plak rüptürü gibi sürecin her aşamasında etkiye sahip. Bunlar ve daha birçok olumlu etkinin görülmesinden dolayı Omega 3 alımının ateroskleroz ve kardiyovasküler hastalıklar açısından koruyucu role sahip olduğu dile getiriliyor. Yani bir lipid ateroskleroza karşı koruyucu olabiliyor (57). Benzer çok sayıda çalışma ve bulgu literatürde mevcut. Çok net bir şekilde Omega 3 düzeyiniz düşükse riskiniz artmıştır diyebiliriz.
(Not: Bu yazı sağlık çalışanları için hazırlanmıştır. Sağlık çalışanı değilseniz bir uzmana danışmadan bir tedavi uygulamaya çalışmayın.)